|
İslam’a göre İsa-Mesih
yeniden dünyaya dönecek mi? |
![]() |
İslâm inancına göre ilk insan ve ilk peygamber Hz.
Âdem ile başlayan risalet görevi, son peygamber Hz. Muhammed'in
gelişiyle noktalanmıştır. Bütün peygamberler, gönderildikleri
toplumları tevhîd inancına çağırmışlar; kendilerinden sonra gelecek
Allah elçilerinin da'vetine de uymayı tavsiye etmişler, dolayısıyla
ahlâklı ve erdemli bir toplum oluşturabilmenin çabası içine
girmişlerdir, işte Hz. İsa, her ne kadar risalet görevi çok kısa sürse
de, bu çabayı gösteren Peygamberlerden birisidir.
İki bin yıldan beri doğuşu, yaşayışı ve akıbeti
hakkında doğuda ve batıda yüzlerce kitap, risale ve makale yazılmış;
hattâ tarihî bir şahsiyet olup olmadığı bile tartışılmış, fakat
kurcalandıkça içinden çıkılamaz hâle gelmiş biri varsa, o da “Hz.
İsa'dır” dediğimizde mübalağa yapmış sayılmayız.
Bilindiği gibi Yahudilik, Hz. Davud'un soyundan
gelecek bir şahsı “Mesih”** olarak beklemiş, sonunda Hz. İsa
yahudilerin kendi içlerinden biri olarak çıkmasına rağmen, onun
Mesihliğini kabul etmemiştir. Hıristiyanlık, İsa merkezli bir dindir.
Yani tarihin merkezinde “İsa-Mesih'in gelişi olayı” vardır. İslâm’da da
Mesih -Kur'an'da lakâb olarak kullanılmakla, Yahudi ve
Hıristiyanlık'taki mânâları, yani beklenen bir kurtarıcıyı ifade
etmemekle birlikte-, Hz. İsa'dır. Fakat İslâmiyet, Hz. İsa'yı
peygamberler zincirinin bir halkası olarak kabul etmiş, Kur'an'da
ismini sıkça zikretmiş ve mensuplarından, diğer Peygamberlere
inandıkları gibi ona da inanmalarını istemiştir. Durum böyle olunca,
Hz. İsa'nın, üç ilâhî dinde de bazı dînî tartışmaların tam ortasında
yer alması gayet tabiîdir.
Asırlardır gerek hıristiyan dünyasında, gerekse İslâm
âleminde en çok tartışılan konulardan biri, “Hz. İsa'nın akıbeti”, yani
“sonunun ne olduğu ve Kıyâmet'ten önce yeryüzüne inip inmeyeceği”
meselesidir. Bu mesele tarih boyunca insanların zihnini meşgul etmiş;
hıristiyanların ve müslümanların ekseriyeti, Hz. İsa'nın bir kurtarıcı
olarak yeryüzüne gelerek, burada huzur, barış ve adaleti
gerçekleştireceğine inanmışlardır. Hattâ bu inanç, bazı toplumlarda
duyguların sömürülmesine ve birtakım kişilerin “Mesih” sıfatıyla ortaya
çıkarak, farklı amaçlarla kitleleri etraflarında toplamalarına sebep
olmuştur.
İslâm kültüründe renkli bir şekilde yaşatılan ve
“karizmatik bir kurtarıcı ya da lider beklentisi” şeklinde ortaya çıkan
bu tasavvurun, İslâm’a Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan geçtiğini iddia
etmek, pek isabetli sayılmasa gerektir. Zira medeniyetlerin hiçbir
zaman saf olmadığı ve insanların farklı kültürlerden daima etkilendiği
hususu dikkate alınırsa, dünya tarihinde, Mesih düşüncesinin dinlerde
ortak bir fenomen olduğu gerçeği karşımıza çıkacaktır, işte bu durumda
belki izlenmesi gereken en tutarlı yol, söz konusu tasavvurun insan
hayatına katkı sağlayıp sağlamadığının, şayet sağlamışsa bunun ne tür
bir katkı olduğunun tesbit edilmesidir.
Bizim böyle bir çalışmayı yaparken ana hedefimiz,
İslâm literatüründe “Nüzûl-i İsa diye kısaltabileceğimiz inancın,
Kur'an'ın üstüne basarak vurguladığı “emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i
ani'l-münker” prensibiyle ne derece örtüştüğü, müslümanın hayatında
nereye oturması ve onun tarafından nasıl algılanması gerektiği
hususunda bazı ipuçları verebilmektedir. Çünkü her ne kadar aynı inancı
paylaşsalar da, farklı bilgi birikimine sahip olan ve değişik kültür
ortamlarında yetişebilen fertlerin, tartışılan bazı noktalarda doğru ve
ortak bir zeminde buluşmalarının gerekliliğine inanıyoruz.
Aslında başka bir çalışmanın konusu olmakla birlikte,
bizim bu çalışmamıza yön vermesi açısından Yahudilik ve
Hıristiyanlık'taki “Mesih anlayışı “nı kısaca ortaya koymak istiyoruz.
Yahudi geleneğinde merkezî bir yer işgal eden, Eski
Ahit'te***sembolik ifadelerle haber verilen ve Talmut'ta detaylı olarak
işlenen Mesih inancı, zaman içinde yahudi iman esasları içine girerek
bir doktrin halini almış ve müesseseleşmiştir. Tarihiyle dîni âdeta
özdeşleşmiş olan yahudilerin, tarihin değişik dönemlerinde karşı
karşıya kaldıkları bazı sıkıntı ve felâketler, onları, bu
sıkıntılarından çekip alacak ve arzu ettikleri hedeflere ulaştıracak
bir “kurtarıcı” fikrine yöneltmiştir. Diğer taraftan “beklenen Mesih”
inancının ortaya çıkmasında, “üstün ve seçilmiş millet olma”
düşüncesinin de rolü büyüktür.
Yahudiliğe göre Mesihçilik, yahudilerin Allah yolunu
yeniden bulacağı Mesih'e ait bir rüya devridir. Evrensel tarihinin
yegâne hedefi, yeryüzünde Allah'ın Krallığını kurmaktır. Bu krallık,
dînî safiyetin ve sosyal adaletin model devleti olacaktır, işte meydana
gelecek ahenk içinde yahudiler rehberlik rolünü üstlenecektir. Âhir
zamanda insanlık, adaleti gerçekleştirmeyi başaracak, bunun sonucunda
Allah'ı tanıma evrenselleşecektir.
Yahudi tarihi, belli dönemlerde çeşitli mesiyanik
figürleri ön plâna çıkarmış, çok sayıda sahte Mesih'in, arkasında bazı
toplulukları sürüklediğine şahit olmuştur. Artık bugün modern yahudi
düşüncesi, “Mesih inancı”na farklı bir boyut getirmiştir. Batıda
yeniden yapılan yorumlarda Mesihçilik biraz daha lâikleşmiş; Siyonizm,
Mesihî fikrin lâik bir versiyonu olarak görülebilmiştir. Siyonizm ve
İsrail Devleti'nin yaratılması, büyük oranla “Mesihî hareket”
kavramının sekülerleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Yahudi toplumunun
eskisi gibi Mesih'in gelişini beklemek yerine, daha radikal sonuçlara
ulaşması gerektiği artık kabul edilmiştir.
Hıristiyanlık'taki Mesih inancı, en az Yahudilik'teki
kadar önemlidir. Çünkü bu inanç, Hıristiyanlığın inanç esasları (kredo)
içerisinde en başta gelmektedir.
Hıristiyanlar'a göre Mesih, Hz. İsa ile gerçekleşmiş
ve onunla “ilâhî Krallık” başlamıştır. Ancak bu krallık, yahudilere
mahsus geçici bir krallık değil, evrensel ve mistik bir krallıktır.
İlk Hıristiyanlık, “Mesih” konusunda pek çok yahudi
düşüncesini almış ve bunları Hz. İsa'ya uygulamıştır. Yeni Ahit
Kristolojisi, çoğu noktada Yahudi Mesihçiliği’nden yararlanmış, aynı
zamanda yeni bir boyut ta eklemiştir ki o da şudur: “İsa-Mesih şahıs
olarak Mesihî beklentileri gerçekleştirmesine rağmen, bu beklentileri,
son îfâ şekline dönüştürmek için yeniden geri dönecektir.
Mesih'in kim olduğu hususuna kadar, yahudiler ile
hıristiyanlar “Mesih inancı” hakkında aynı tutuma sahiptirler. Fakat
yahudiler, Mesih olarak yeni bir şahsın gelmesini beklerken,
hıristiyanlar Hz. İsa'nın ric'atine yani dünyaya tekrar dönüşüne
inanmaktadır.
Hıristiyanlara göre Hz. İsa, Âdem (a.s.)'dan beri
insanlığın yüklendiği “aslî suç”a kefaret olmak üzere Çarmıh'a
gerilmiş, ölümünden üç gün sonra dirilmiş ve Baha'nın yanına çıkarak
sağ tarafına oturmuştur. O, beklenen şartlar gerçekleşince, oradan
tekrar yeryüzüne gelecektir. Dünyayı sulh ve adaletle doldurup,
kendisine inanmayanları yargılayarak onlardan öç alacak ve saltanatı
ebedî olarak devam edecektir. Hz. İsa'nın ikinci defa gelişinin amacı,
yeryüzünde Tanrı'nın otoritesini yeniden tesis etmektir.
Bazı farklılıklara rağmen, her iki dinin
(Yahudilik-Hıristiyanlık) bağlıları da Mesih'in yeryüzünde “Tanrı'nın
Krallığı”nı kuracağına inanmaktadır. Hıristiyanlık teolojisi, bir
kurtuluş teolojisidir. Buna göre İsa'nın doğumu ve dünyaya gelişi,
Tanrı Krallığının ilk aşamasıdır, İsa'nın Çarmıh'a gerilerek
öldürülmesinden sonra dirilmesi, ikinci aşamayı; onun Kıyamet kopmadan
önce yeryüzüne tekrar dönüşü ise Tanrı Krallığının kesin kuruluşunu ve
tamamlanmasını sağlayacaktır. Başka bir ifade ile ebedî hayat,
yeryüzünde başlayacak ve Tanrı Krallığı, dünya tarihi denilen insanlık
dramının sonu olacaktır.
Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta “Mesih inancı'nı
irdelerken dikkat çekmek istediğimiz şeylerden biri şudur: Gerek
Yahudilik ve gerekse Hıristiyanlığın tasarladığı Tanrı Krallığı
yeryüzünde bir Cennet tasviridir. Ne var ki bu ideale ulaşmada insanî
eyleme hiç yer verilmemektedir. Bu gelecek, insan iradesinden bağımsız
olarak gerçekleşecektir, ideal yeryüzü Cenneti, Mesih öncülüğünde
kurulacaktır.
İslâm'ın “Mesih anlayışı'na gelince; hemen ilk
başta söylememiz gereken şey, bu anlayışın Yahudilik ve
Hıristiyanlık'taki Mesih inancından temelde oldukça farklı olduğudur.
Zira İslâm’daki Mesih anlayışı, ne Yahudilik'teki gibi kesin kabul
edilmesi gereken iman esaslarından biridir, ne de Hıristiyanlık'ta
olduğu gibi bir doğmadır. Yukarıda ifade ettiğimiz şeyi bir kere daha
tekrarlamalıyız ki, bizim burada ortaya koymaya çalışacağımız husus,
söz konusu anlayışın nereden kaynaklandığı, çerçevesinin ne olduğu,
İslâm kültüründe ne şekilde yer aldığı, müslümanlar tarafından nasıl
algılandığı ve nihayet müslümanların bu tür anlayışlara hangi zaviyeden
ve nasıl yaklaşmaları gerektiği üzerine bir bakış açısı
oluşturabilmektir. Doğru bir bakış açısı elde edebilmek için de, üç
ilâhî din arasında konumuzla ilgili kıyaslamalara sıkça başvurmayı
düşündüğümüzü belirtmeliyiz.
Hemen her düşünce veya inanç sistemi veyahut kültür
geleneği, insanın öldükten sonra ne olacağı ve içinde yaşadığı âlemin
nasıl bir sonla karşılaşacağı konusunda şöyle ya da böyle bir cevap
aramaya çalışmıştır.
Söz konusu mefhum için Kur'an'da “âhiret” kelimesi
kullanılmıştır. Özellikle İslâmiyet, diğer dinlere nisbetle âhiret
inancına daha çok ağırlık vermiş; yine Kur'an'dan öğrendiğimize göre
âhirete iman, Allah'a iman ile birlikte İslâm’ın inanç sisteminin iki
temel unsurundan biri olarak zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerim,
yaşadığımız âlemin bir gün mutlaka sonunun geleceğini beyân etmiş; bunu
“el-Kıyâme”, “es-Sâa”, “el-Yevmü'1-âhir”, “el-Yevmü'1-azîm” ve
“Yevmü'd-dîn” gibi tabirlerle açıklamıştır. Fakat bu sonun ne zaman
gerçekleşeceği hususunda kesin bir tarih verilmemekle birlikte bazı
âyet ve hadislerde işaret edilmiştir. Özellikle hadis kaynaklarında
“Eşrâtu's-sâa” (Kıyamet alâmetleri), “Fiten” ve “Melâhim” gibi
başlıklarla yer alan bölümlerde, Kıyametin yaklaştığını belirten bir
takım işaretler anlatılmaktadır. Kelâm kaynaklarında da geçen, “Büyük
ve Küçük Kıyamet alâmetleri” şeklinde tasnife tabî tutulan işaretlerden
biri de, Hz. İsa'nın nüzulü, yani dünyanın sonu gelmeden önce yeryüzüne
inmesidir ki, Kıyâmet'in büyük alâmetleri arasında sayılmaktadır.
İşte İslâm âlimlerinin çoğu bundan hareketle Hz.
İsa'nın dünyanın sonu gelmeden önce, yeryüzüne inmesini bir Kıyamet
alâmeti olarak telâkkî etmiş ve yazdıkları eserlerde bu düşünceyi
açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla Kıyamet alâmetleri içinde Nüzûl-i
İsa ayrı bir önem arzetmiştir. Aynı düşünce doğrultusunda müslümanlar,
Hz. İsa'nın gelmesini beklemişlerdir. Hattâ birtakım insanlar söz
konusu hâdiseye öylesine inanmışlardır ki, içlerinden bazıları, Hz.
İsa'nın ineceği yer olarak hadis rivayetlerinde geçen Şam'daki Ümeyye
Camii'nin beyaz minaresinin yanında bir at hazırlamış, onun geldikten
sonra bu ata binmesini ve yeryüzündeki zulümleri kaldırarak adaleti
gerçekleştirmesini beklemişlerdir.”
Hz. İsa'nın nüzulü hâdisesinin, İslâm’ın birinci temel
kaynağı olan Kur'an'da geçip geçmediği hususu tartışma konusu
yapılmıştır. Nüzûl-i İsa'ya delil olarak ileri sürülen âyetler de sarih
değildir. İşârî olarak geçtiği iddiası ise ihtilâfa yol açmıştır,
ilgili âyetlerden Nüzûl-i İsa'ya işaret çıkarmak mümkün olmakla
birlikte, bu delillerin çok güçlü olduğu söylenemez.
Aslında Nüzûl-i İsa'ya dayanak olarak gösterilen
âyetleri doğru anlayıp iyi okuyabilmek, Hz. İsa'nın ölümünü (vefatını)
konu alan ve bize göre sarih olmayan âyetleri anlamaya da bağlıdır.
Kur'an'ın ifâdesine göre, Hz. İsa'nın yahudiler tarafından
öldürülmediği ve Çarmıh'a gerilmediği çok açıktır ve bu konuda
müslümanlar arasında ihtilâf da yoktur. Asıl ihtilâf. İsa (a.s)'ın
vefatıyla birlikte değerlendirilmesi gereken ref (göğe yükselme)
meselesi üzerindedir. “Ref” kavramına yüklenen farklı mânâlar, yine
değişik yorumları beraberinde getirmiştir. Biz bu yorumlara tekrar
değinmek istemiyoruz. Ancak şu kadarını söylemeliyiz ki, Hz. İsa'nın
ref’ini anlatan âyeti, “Allah, Hz. İsa'yı bedeni ve ruhu ile diri
olarak kendi katına veya semâya yükseltmiştir” şeklinde
anlayanlar, ''şu anda Hz. İsa'nın diri olduğu, dolayısıyla zamanı
gelince tekrar yeryüzüne ineceği” sonucunu çıkarmaktadırlar.
İslâmiyet’in ikinci temel kaynağı kabul edilen
hadislere gelince; “Nüzûl-i İsa” meselesi, Hz. Peygamber'in sözlerinde
geçmektedir. Hadis kaynaklarını incelediğimizde; Kütüb-i Sitte'nin
tamamında, Mâlik b. Enes (v.!79/795)'in Muvatta'ında, Tayâlisî
(v.204/819), Humeydî (v.219/834) ve Ahmed b. Hanbel (v.241/855)'in
Müsned'Ierinde, Abdürrezzâk (v.211/826)'ın Musannefinde, Hâkim
en-Nisâburî (v.405/1014)'nin el-Müstedrek'inde ve Heysemî
(v.807/1404)'nin Mecmeu'z-Zevâid'inde Nüzûl-i İsa ile ilgili çok sayıda
hadisin yer aldığını görüyoruz.
Bu ana hadis kaynaklarının dışında, muhtevasında fiten
hadislerine ve Kıyamet alâmetlerine yer veren, veya konusunu Nüzûl-i
İsa meselesine hasreden birtakım kaynak ve araştırmalarda da söz konusu
hâdiseye ait değişik sayıda hadisler sıralanmaktadır. Örneğin, Nuaym b.
Hammad (v.430/1038), Hz. İsa'nın nüzulüne dâir yirmi iki (22) hadis
zikretmektedir ki bunlar, Kütüb-i Sitte'de geçen bazı hadislerle
beraber, mitolojik üsluplu rivayetleri de içine almaktadır. İbn Mende
(v.395/1004), “Hz. İsa'nın nüzulüne ve Deccal'ı öldüreceğine inanmanın
vücûbu'' başlığı altında konuyu incelemektedir. es-Sülemî (v.658/1259),
mevzûmuzla ilgili on (10) kadar hadise yer vermiştir. es-Suyûtî
(v.911/1505) ise, özel olarak bu konuyu işlediği çalışmasında,
“hadislerde ve asar (sahabe sözü)'nde Mesih b. Meryem'in nüzulü
hakkında geçenler” başlığıyla altmış yedi (67) hadis ve asar
nakletmiştir. Muasır âlimlerin çalışmalarına gelince; onlardan Sıddîk
el-Gumârî, Nüzûl-i İsa ile ilgili olarak altmış bir (61) hadis
kaydetmiş, Abdülkâdir Ata konuya dâir otuz dört (34),
Muhammed Halil Herrâs on beş (15), el-Keşmîrî ise yetmiş beş (75) hadis
toplamış ve bu hadisler Abdülfettâh Ebû Gudde (v. 1417/1997) tarafından
ta'lik edilerek önemli izahlar getirilmiştir. Diğer taraftan, doğrudan
İsa (a.s)'ın nüzulünden bahseden hadis rivayetlerinin yanında,
Deccal'den söz eden rivayetlerde de nüzul hâdisesi geçmektedir.
Bu hadisleri hadis usûlü açısından bir tenkide tabî
tuttuğumuzda karşımıza, sıhhatinde şüphe olmayan rivayetlerle birlikte
zayıf rivayetler de çıkmaktadır.
Hadislerin hepsinde ortak nokta, Hz. İsa'nın
Kıyametten önce yeryüzüne ineceği, Deccal'ı öldüreceği ve yeryüzünde
İslâm’ı hâkim kılarak adaletle hükmedeceğidir.
Hadislerin değerlendirilmesinde sened tenkidi kadar
metin tenkidinin de önemli olduğunu biliyoruz. Nüzûl-i İsa'dan bahseden
hadisler metin açısından incelendiğinde şu hususlar dikkatimizi
çekmektedir: Öncelikle “Nüzûl-i İsa” meselesi, hadis kaynaklarında,
yukarıda işaret ettiğimiz ve çerçevesini çizdiğimiz ana temanın dışında
farklı şekillerde geçmektedir.
Şarihler, görülen bu farklılıkları bağdaştırmaya
çalışmışlar; hattâ bazı yorumlarında hadisleri oldukça
müşahhaslaştırmışlardır. Yalnız rivayetler arasındaki farklılıklar, İbn
Mâce'nin kaydettiği Ebû Ümâme el-Bahilî'nin hadisi hariç
tutulursa, Kütüb-i Sitte'de bulunmamaktadır. Teferruata dâir olan
farklılıklar daha çok, Hz. İsa'nın, nüzulünden sonra yapacağı icraatlar
ve o dönemde meydana gelecek bazı hâdiselerle ilgilidir. Meselenin
teferruat kazanmasında İsrâiliyyât'ın etkisi olabileceği gibi,
râvîlerin, Hz. Peygamber'den işittiklerini kendi anladıkları şekilde,
uygun bir ifadeyle nakletmeleri veya bazı şahsî mütalâalarını
eklemelerinin de rolü olabilir.
Aşağıda zikredeceğimiz birkaç soruya cevap arama
noktasında yoğunlaşmamız gerektiğini düşünüyoruz. Konumuzla ilgili
tespit edebildiğimiz sorular şöyledir: Hadis metinlerinin hemen
hepsinde geçen “Nüzûl-i İsa” ifadesi zahirî mânâsı üzerine mi kabul
edilecektir, yoksa birtakım te'villere mi gidilecektir? Zahirî mânâ
esas alınacaksa. Nüzûl-i İsa nasıl anlaşılacaktır? Nüzûl-i İsa hakkında
te'villere gidilecekse, kriterlerimiz neye göre ortaya konacaktır?
Herkesin çok iyi bildiği gibi, bu soruların gündeme gelme sebebi,
“Nüzûl-i İsa” ifadesinin, gayba ve geleceğe dâir bir haber niteliği
taşımasıdır. Elbette bu da bizim işimizi zorlaştırmaktadır.
Biz, bu tür haberlerin te'vil edilip edilmeyeceği
hususunda âlimlerimizin çok farklı görüşlerini burada zikrederek sözü
uzatmak yerine, sadece bir görüşü aşağıda nakledip, kendi kanaatimizi
ifâde etmek istiyoruz. Özet olarak vermeyi istediğimiz görüş sudur:
“Bir rivayetin zahirî ifadesi, teklif sırrına, imtihan prensibine,
beşeriyet alemindeki geçerli olan ilâhî kanunlara ters ise, o rivayet
-sahîh olmak kaydıyla- te'vil edilmelidir. Nüzûl-i İsa hadisleri bu
nevîdendir. Mantık sınırlarını zorlayan ve oldukça detay ifâde eden
bazı hadislere râvîlerin sözleri karışmıştır. Sahabe döneminde müslüman
olan bazı Ehl-i Kitab âlimleri eski ma'lumatlarını bu hadislere
karıştırmışlardır. Ayrıca hadislerin bir kısmı da müteşabihtir Lafzın
zahirine mânâ verilmesi doğru değildir... Bu görüşü dikkate aldığımızı
ve ilmî açıdan saygı duyduğumuzu belirtmekle birlikte bizim tercihimiz,
“Nüzûl-i İsa” meselesinin te'vil edilmemesinden yanadır. Böyle bir
tercihe yönelmemizin sebeplerinden biri, hadislerde lafzın
anlaşılabilmesi ve özellikle ana nokta üzerinde kendi aralarında bir
çatışmanın olmamasıdır. Diğer taraftan bizim geleceğe dâir bir konu
etrafında yapacağımız yorumlar, ancak bizi ve günümüzü bağlayacak,
dolayısıyla birkaç asır sonrasının insanı için bir şey ifâde
etmeyebilecek veya kafaları karıştırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Yapacağımız te'villerin isabet kaydetme ihtimalinden daha çok isabet
kaydetmeme ihtimali vardır. Bu arada, sahih olan dînî metinlerde
sembolizme, te'vile kaçmanın pek doğru görülmediğini, metni te'vil
edeceğim derken dîni sulandırmak ve dinden olmayan pek çok şeyi din
gibi göstermek ihtimalinin her zaman olduğunu, bu yüzden dînî
metinlerin zaman ve mekân üstü boyutunun da gözden uzak tutulmaması
gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.
Nüzûl-i İsa'yı hadislerde geçtiği şekliyle zahiri
olarak anlamaya çalıştığımızda da çok zorlanacağımızın farkındayız.
Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki; nüzul hâdisesinin, öyle bir şahsın
(Hz. İsa'nın) mücessem olarak inip başka bir şahsı (Deccal'ı) öldürmesi
ve bütün dünyada barışı bir anda gerçekleştirivermesiyle izah edilecek
basit bir olay olmadığının iyi algılanması gerekmektedir. Bu bağlamda
Nüzûl-i İsa meselesini, “İslâm-Hıristiyan ittifakı” şeklinde
yorumlayanlar, “hayrın galebe çalması olarak anlayanlar ve hadislerden,
“Kıyâmet'ten önce İsa'nın ruhu yani ümmetinin İslâmiyet’e döneceğinin”
anlaşılması gerektiğini söyleyenler dikkatimizi çekmekle birlikte, bu
doğrultudaki ifâdelerin bazı hadis metinlerinde açıkça geçtiğini de
vurgulamalıyız. Sözünü ettiğimiz ifâdelere göre Hz. İsa, insanlarla
İslâm için savaşacaktır. Hıristiyanlar'ın haç'ını kıracak, domuzu
öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. Onun zamanında Allah milletlerin
hepsini helak edecek ve sadece İslâm kalacaktır... Hattâ cizyenin
kaldırılmasından maksadın ne olduğu hususunda ileri sürülen görüşlerden
birine göre, Hz. İsa indiğinde din tek yani İslâm olacak, cizye verecek
bir zimmet ehli kalmayacaktır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi, hadis
kaynaklarında daha çok “Eşrâtu's-sâa” veya “Fiten” bölümü içerisinde
yer alan Nüzûl-i İsa hadisleri, gayba dâir bir takım bilgileri ihtiva
etmektedir, işte asırlarca, geleceğe dâir haberlerin Hz. Peygamber'e
aidiyeti tartışma konusu olmuştur. Nüzûl-i İsa hakkındaki hadisler de
bu tartışmanın içindedir.
Bu hususta bilmemiz gereken şey, Kur'an'ın bakış
açısına göre gaybî haberlerin ilâhî kaynaklı olduğudur. Beşerin kendi
imkânları ile gaybdan haber vermesi imkânsızdır. Kur'an'ın şarihi
durumundaki Hz. Peygambere de vahiy yoluyla bazı gayb haberlerin
bildirildiği Kur'an da yer almıştır. O'na gelen vahiylerin tamamı
Kur'an'da yer almadığına göre, bir kısmının gayr-i metlûv şeklinde
bildirilmiş olabileceği ve bu haberlerin de hadis kitaplarında yer
alabileceği tabiî karşılanabilir. Peygamber(s.a.v.)'in
kendisinden sonra meydana gelecek olaylar hakkında-Nüzûl-i İsa
hadisesinde olduğu gibi- tafsîlî bilgiler verdiğine dair, rivayetlerin
sıhhati konusundaki tereddütlere katılmakla beraber, ondan gelen bütün
gaybî haberleri yok saymak ve bunların hiçbir değeri olmadığını
söylemek, büyük bir iddiayı gerektirmektedir. Bizim burada tahlil
etmemiz gereken şey, bu tür haberlerin müslüman'ın hayatını ne ölçüde
bağladığıdır.
Elbetteki Nüzûl-i İsa'ya ait olanların da dâhil olduğu
fiten hadislerinin bir kısmı yahudi ve hıristiyan Apokaliptisizmi'nden
**** nasibini almış; fiten edebiyatı ile apokaliptik edebiyat, ortaya
koydukları malzeme açısından birbiriyle örtüşmüş veya gözardı
edilemeyecek benzerlikler sergilemiştir. Yahudilik ve Hıristiyanlığın
zaman olarak İslâmiyet’ten önce tarih sahnesine çıkması, dolayısıyla
kültürel etkileşim, gelecekle ilgili bazı unsurların hadislere
karışmasına yol açabilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in vefatından sonra
özellikle Hz. Osman'ın halifeliği ile başlayan birtakım siyasî
çalkantılar, bazı grupların kendi görüşlerini destekleyecek şekilde
hadis uydurmalarına sebep olmuştur. Fakat bütün bunlar, “gayba dâir
haberleri ihtiva eden hadislerin tamamının Hz. Peygamber'e ait
olmadığı, onun tarafından söylenmediği” şeklinde bir iddiayı
kesinleştirecek kadar açık değildir. Öyleyse bu tür hadisler
değerlendirilirken, bilhassa mitolojik üslup taşıyanlar ciddî bir
incelemeye ve ayırıma tabî tutulmalıdır.
Diğer taraftan şu ayrıntıya da dikkat çekmek
istiyoruz: inceleyebildiğimiz kadarıyla Hz. İsa'nın nüzulüne dâir
hadisleri rivayet eden bir veya birkaç değil, çok sayıda sahabî vardır.
Sened zinciri içerisinde yer alan sahabîlerin ve diğer şahısların
tamamına yönelik bir güven bunalımından söz etmenin haksızlık olduğu
kanaatindeyiz. Bir de râvîlerin hepsinin, nüzul olayını-farzedelim ki
Hz. Peygamber, yahudi ve hıristiyan kültüründen bahsetmişse
İslâm'danmış gibi algılayıp o şekilde aktarmaları pek mümkün
görünmemektedir.
Burada yeri gelmişken mutlaka vuzuha kavuşturulması
gereken hususlardan biri, “Hz. İsa'nın yeryüzüne tekrar geleceğine dâir
inancın esas olarak Hıristiyanlık'ta olduğu, konuyla ilgili
rivayetlerin tamamının hıristiyan kültürünün izlerini taşıyan
Mesihiyyât türü nakillerden oluştuğu, dolayısıyla bunu İslâm’ın kabul
etmesinin mümkün olmadığı” şeklindeki yaklaşımlardır. Biz, bu tür ön
yargılı bir yaklaşımın yanlış sonuçlar doğurabileceği kanaatini
taşıyoruz. Bizi böyle bir kanaate sevk eden âmil, her ne kadar farklı
zamanlarda ortaya çıksalar da bütün ilâhî dinlerin aslının tevhid
inancına dayandığı, pek çok inanç ve ibadet esaslarını paylaştıkları
gerçeğidir. Aslında bir müslüman, herhangi bir şeyi din adına kabul
veya reddederken, başka dinlere göre onu değerlendirme durumunda
değildir. Yani onu bağlayan şey, kabul ya da reddettiği hususun başka
dinlerde yer bulması değil, inandığı Kutsal Kitabı'ndaki
mevcudiyetidir. Şayet bu hassasiyete dikkat edilmezse, diğer ilâhî
dinlerde de söz konusu olan bir çok eylemi uygulamada sıkıntıya
düşülebilir. Bunları söylerken bir müslüman için, mensubu olduğu dînin
aslına (özüne) karışmış ve “din” olarak telâkkî edilmiş bir takım
unsurları ayıklama gayretinin zarûriyet arzettiğini biliyoruz.
Nüzûl-i İsa'ya dâir rivayetler incelendiğinde, detay
diyebileceğimiz bilgilerden bir kısmının, iki din
(Hıristiyanlık-İslâmiyet) açısından bazı benzerlikler veya
paralellikler ihtiva etmesi, elbette ilgimizi çekmektedir. Fakat
rivayetlerin tümünü hıristiyan kültürüne hasretmek, hiçbirinin Hz.
Peygamber’e ait olmadığını söylemek, büyük bir iddiayı
gerektirmektedir. Bir kere hiçbir dinin -özellikle dinler arası
diyalogun sık sık gündeme geldiği ve bütün dinlerin birbirlerini iyi
tanımaları gerektiğinin vurgulandığı bir döneme girildiği de dikkate
alınırsa-, birbirinden çekinmesi veya diğerini, kendisini taklid
etmekle itham etmesi sağlıklı bir yaklaşım değildir. Kaldı ki, ileride
açıklamaya çalışacağımız gibi, hayata ve dünyaya çok değişik açılardan
bakan İslâmiyet ve Hıristiyanlığın Mesih anlayışı da temelde büyük
farklılıkları içermektedir. Bu farklılıklar iyi tespit edilerek net bir
şekilde ortaya konulur ve bir müslüman'ın söz konusu meseleye nasıl
yaklaşması gerektiği iyi vurgulanabilirse, o zaman problem
kendiliğinden çözülecek; “Hıristiyanlığa prim verme' şeklinde
zihinlerde oluşabilecek birtakım endişeler büyük ölçüde izale
edilecektir.
Bize göre, Allah Rasûlü, Hz. İsa'nın Kıyâmet'ten önce
yeryüzüne ineceğini anlatırken, bir iman esasını (akideyi) ortaya
koymak için bunları zikretmemiştir. Kanaatimizce onun bu konudaki
açıklamaları, hem âhir zamanda meydana gelecek bazı hâdiseleri haber
vererek müslümanların hazırlıklı olmalarını sağlamaya yönelik olabilir,
yani tahzir mâhiyetinde düşünülebilir; hem de Kıyâmet'e yakın büyük
fitnelere maruz kalacak müslümanlara belki bir müjde veya teselli
vermeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla Nüzûl-i İsa meselesi, Allah'a veya
Peygamber'e iman gibi herkesin inanmak zorunda olduğu esaslar
çerçevesinde düşünülmemelidir. Konuya ait rivayetlerin senedleri kat'î
olsa da delâletleri kat’i değildir. Nüzûl-i İsa'dan bahseden nasslar,
haber-i vahidin meşhur kısmından kabul edilse bile, İsa(a.s.)'ın
Kıyâmet'ten önce yeryüzüne ineceğini inkâr eden bir kimse, kesin
delille sabit olan bir konuyu reddetmiş sayılmayacağı için tekfir
edilemez. Zira böyle bir inkârda Hz. Peygamber'i değil, ikinci asrın
âlimlerini hatâya nisbet ediş vardır. Demek ki Nüzûl-i İsa, itikâdî bir
mesele sayılamayacağına ve bunun isbatı için ortaya konan deliller ve
bunların delâletleri inkâr edeni dinden çıkaracak derecede kat'î
olmadığına göre, bu meseleye inanmayanı küfürle ve sapıklıkla itham
etmek doğru bir yaklaşım olmayacağı gibi; birtakım olumsuzluklar var
diye Hz. İsa'nın nüzulünü anlatan hadislerin tamamını yok saymak da
doğru değildir. Nüzûl-i İsa hadislerini kabul etmenin pratik hayatta
bir faydası yoktur. Sadece bir müslümanın düşüncesine yön vermesi veya
onu psikolojik açıdan rahatlatması söz konusu olabilir. Yalnız Hz.
İsa'nın nüzulünü insanların olumsuz algılamaları, bu konuyla ilgili
rivayetlere olumsuz bakmayı gerektirmemeli; aksine bu rivayetler, en
azından bir bilgi olarak değerlendirilmeli ve İslâm kültürünün bir
zenginliği olarak kabul edilebilmelidir. Bizim tercih ettiğimiz
yaklaşım budur.
Aslında bilgi içeriği açısından Hz. İsa'nın nüzulü,
aklın imkân dahilinde görebildiği bir olaydır, ancak bir kanun
değildir. Zaten müslüman Nüzûl-i İsa'dan daha fazlasına, yani Hz.
Peygamber'in haber verdiği ve gözüyle görmediği pek çok şeye
inanmıştır. Üzerinde durmaya çalıştığımız hadise ise, bir müslüman için
olabilirlik açısından diğer inandığı şeylere nisbetle sıradan bir olay
sayılabilir. “Nüzûl-i İsa, Allah'ın bu kâinatta geçerli kıldığı
kanunlara terstir, veya aklın imkânsız kabul ettiği bir olaydır”
şeklindeki mantıktan hareketle meseleyi çözmek, bize çok tutarlı gibi
gözükmemektedir. Belki de problem, Kur'an'daki mu'cize mantığını
dikkate almamamızda veya gözardı etmemizde ve her sistemin kendi
kuralları içinde çalıştığını unutarak, fizikî âlemdeki bir kuralı,
fizik ötesi bir varlığa uygulamaya kalkmamızda yatmaktadır. Allahu
Teâlâ'nın bütün sebeplerin üzerinde ve o sebepleri yaratan olduğunu,
yine istediği zaman kâinattaki düzeni durdurma yahut onun dışına çıkma
hakkı ve kudretinin de O'na ait olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat böyle
olağanüstü bir hadise Kur'an'da belirtilmemişse, bunu Allah'ın
kudretiyle kıyaslayarak, kesin olacaktır diyemeyiz. Sadece ihtimal
dahilinde olduğunu düşünürüz. Kur'an'da Hz. İsa'nın inmeyeceğine dâir
de bir bilgi geçmemekle birlikte, bu mesele, mutlaka inanılması gereken
bir şey olsaydı, Kur'an'da açıkça zikredilirdi. İşte bu durumda,
müslümanın yaklaşımı ve alacağı tavır gayet açıktır. Hz. İsa'nın
yeniden dünyaya gelmesi söz konusu ise, İslâm’ı din olarak seçenlerin
hayatında fazla bir değişiklik olmayacaktır. Zira her müslüman, daha
önceden İsa (a.s.)'ın peygamberliğini tasdik etmiştir. Artık din de
tamamlanmıştır. Hz. İsa, Kur'an'a yeni bir şey ilave edecek değildir.
Öyleyse müslümana düşen, Hz. İsa'nın nüzulünü bekleyip durmak değil,
kendi izzet ve şerefine yakışır bir kul olabilmenin çabasına düşmektir.
-Nüzûl-i İsa'dan söz eden rivayetlerle ilgili
yukarıdaki değerlendirmelerden sonra şunları söyleyebiliriz: Her şeyden
önce İslâm’ın Kutsal Kitabı Kur'an-ı Kerim, yahudi ve hıristiyanların
“Mesih inancı” hakkındaki görüşlerine hiç iltifat etmemiştir. Kur'an,
müslümanlardan ne diğer inanç sistemlerinde yer alan şu veya bu
şahsiyeti, ne yahudilerin millî Mesih'ini, ne de hıristiyanların
beklediği Mesih olan Hz. İsa'yı bir kurtarıcı olarak algılamalarını
istemektedir. Kur'an'da geçen Mesih teriminden anlaşılması gerekenin,
Hz. İsa olduğunu daha önce ifade etmiştik. Hz. İsa hakkında en ciddî
bilgi kaynağı olan Kur'an, yine kendisine inananlardan. sadece onun kim
olduğunu anlamalarını değil, aynı zamanda onu daha çok sevmelerini ve
saymalarını önermekte, diğer kaynakların sağlayamadığı perspektifi
onlara sunmaktadır. Kur'an'a göre Hz. İsa bu dünyaya gönderilen
Peygamberler halkasından birini teşkil etmektedir. O, kendinden önce
gelen Peygamberlerin rehberliğini ve öğretilerini yeniden teyid ettiği
gibi, kendinden sonra gelecek olanınkini de hazırlamaya koyulan bir
elçidir. Hz. İsa'nın kurtarıcı özelliği olmadığı gibi, insanları
yargılama ve bağışlama yetkisi de yoktur. Âhiret gününde insanları
hesaba çekme yetkisi sadece Allah'a aittir. Halbuki Hıristiyanlık, tüm
imanlıların Mesih (İsa)'nın yargı kürsüsü önünde mutlaka duracağını,
Tanrı'nın yargı görevini oğlu İsa Mesih'e aktardığını, ölüleri ve
dirileri yargılayacak olanın ancak İsa-Mesih olduğunu iddia etmekte ve
bu iddiayı bir dogma olarak ortaya koymaktadır.
Aslında Hıristiyanlık'la İslâmiyet’in başından beri
“Nüzûl-i İsa” diye kısaltarak açıklamaya çalıştığımız “Mesih inancı”nı
doğru okuyabilmek için bu iki dînin tarihe bakış açısını da irdelemek
gerekmektedir. Böyle bir karşılaştırmada şu ayrıntılar bizim için önem
arzetmektedir: “Âdem ve Havva'nın Cennet'ten çıkarılışı, insanoğlunun
Tanrı'dan yabancılaşmasıdır ve tarih, insanoğluna bu yabancılaşmayı
aşması için verilmiş bir şanstır, İslâm’ın tarihe bakış açısı
Hıristiyanlığınkinden birkaç sebepten dolayı farklılık arzetmektedir.
En önemli fark ise şudur: Hıristiyanlıkta “ikinci geliş”in
gerçekleşmesi ile tarih sona erecek ve İsa'nın kendini feda etmesi
sayesinde yabancılaşmanın üstesinden gelinecektir, İslâm’da ise tarih
sonu açık uçludur, sona ermemiştir ve yabancılaşmanın aşılacağına dâir
hiçbir garanti verilmemiştir. Kur'an'a göre hüküm günü ne Peygamber, ne
de melekler Allah'ın izni olmaksızın insanların lehine müdahalede
bulunabileceklerdir.
Hıristiyanlık tarih görüşüne göre, tarih bir çürüme
sürecidir. Tarihi kendi eylemleriyle yapan insan değil, Tanrı'dır. Her
şey Tanrı'nın yönetimi altında ve ilâhî bir plâna göre yürümektedir,
insan, günahkâr olduğu için kendi çaba ve eylemleriyle tarihsel sürece
yön verememekte ve sadece tarihin nesnesi durumuna düşmektedir. Bu uzun
süreçte insanın yeryüzündeki serüveninin hiçbir anlamı ve amacı yoktur.
İslâm’ı kendinden önceki İbrahimî dinlerden ayıran en
önemli özellik, eyleme dönük değişimci yönüdür, insan, birey ve toplum
olarak tarihe müdahale edebilir, insanı hem bu dünyada hem de öte
dünyada kurtaracak olan belli şahsiyetler değil, amel-i salihdir.
İnsan, nesnel, tarihsel yasaların pasif nesnesi değil; toplumsal
değişimin öznesidir. İslâm, Allah'ın insanlık tarihine müdahalesine de
inanmaktadır, ilâhî irade, tarihe çeşitli biçimlerde müdahale
etmektedir. En önemli ve kurtarıcı olan müdahale biçimi, Allah'ın
insanı tarih boyunca kendi başına bırakmayarak ona rehber elçiler ve
kutsal öğretiler göndererek yol göstermesi biçimindedir. Buna göre
tarihsel süreçte insan denenmektedir, insan kendinden öncekilerin
yaptıklarından sorumlu olmadığı gibi, özerk anlamda kendi eylemiyle
kendini kurtarabilecek bir yetkinlikte de değildir. Yaptığı iyilikler
ve erdemli davranışlarla, kendi kurtuluşunu kendisi
gerçekleştirecektir; fakat ilâhî Öğreti'nin rehberliği de
kaçınılmazdır. Aksi takdirde kılavuzsuz kalacak ve arzulanan hedefe
ulaşamayacaktır...
Hıristiyanlık ve İslâmiyet'in tarihe bakışına ilişkin
yukarıda yapmaya çalıştığımız ayırıma paralel olarak, söz konusu iki
dînin dünya karşısındaki tutumunun bilinmesi. Nüzûl-i İsa meselesinin
çözümlenmesinde bize yardımcı olacaktır.
Her ne kadar bugünkü Hıristiyanlık âleminde dünyaya
bakış farklı algılanabiliyor, dünya ile uzlaşıcı ve kabullenici bir
tutum sergileniyorsa da, aslında gerçek Hıristiyanlık, dünya ve içinde
yaşayan topluluklar karşısında ilgisizdir. hıristiyanlar, dünyadan,
dünyanın sonuna inandıkları için yüz çevirmektedirler. Onlara göre
İsa-Mesih'in gelişi, dolayısıyla Tanrısal Krallığın kurulması yakındır.
Bu sebeple dünyaya değer vermenin bir anlamı yoktur. İslâmiyet'in dünya
karşısındaki tutumu ise, Hıristiyanlığınkinden daha az komplekstir,
İslâm dünyayı benimsemekte, ona galip gelmeye gayret etmektedir. Aynı
zamanda onu tam olarak hayatın tüm safhalarında biçimlendirmeye
çalışmaktadır. İlâhî kanunun evrensel dîni olan İslâmiyet, bu kanunla
hayatın kutsal dışı alanlarını bile düzenlemeyi hedeflemektedir.
İslâm öğretisi, tavsiye ettiği kurtuluş reçetesi ve
buna ulaşmak için gösterdiği yollar bakımından çok farklı bir program
önermektedir. İslâm'ın kurtuluş programı, daha önce tarih sahnesinde
yer almış ve hayat sürecini tamamlamış olan bir şahsiyet (Hz. İsa)'nın
bize göre meçhul olan bir zaman diliminde tekrar dünyaya gelerek
Tanrı'nın Krallığı'nı kurmasına endeksli değildir. Bu programın özünü,
insanın Allah'a, âhirete ve dünyaya yabancılaşmadan ilâhî Öğreti
doğrultusunda dengeli bir yaşam oluşturmaktadır.
İslâm bize göre, dünyevî bir Cennet vaat etmediği
gibi, muhayyel bir Kurtarıcı'yı da beklemememizi önermektedir. Zira
İslâm'a göre gerçek Cennet öte-dünyadadır. Bu Cennet'e kavuşabilmenin
yolları ise net bir şekilde açıklanmıştır. İnsan, yapısı itibariyle,
mükemmeli gerçekleştirebilecek durumda değildir. Fakat Kurtarıcı Mesih
veya Mehdi fikrine kapılarak tarihin nesnesi konumuna düşmek zorunda da
değildir. Her müslüman bu ayrıntıyı dikkate alırken; ilim adamlarına ve
belki de bize düşen, ütopik gelecek tasarımlarıyla zihinleri
bulandırmak değil, Nüzûl-i İsa ve buna benzer meseleler için sahîh bir
sünnet çerçevesi oluşturmaktır.
Şunu özellikle belirtmeliyiz ki; gerçekten Nüzûl-i İsa
meselesi, müslümanların bilincinde hıristiyanlar kadar fazla bir yer
işgal etmemektedir. Zaten buna dayanarak hiçbir müslüman, Kur'an ve
Sünnet'in kendisine yüklediği sorumluluklardan kaçamayacaktır.
İslâm’da kurtarıcı ne Hazret-i İsa'dır, ne de Hz.
Muhammed'dir. Kurtarıcı olan, Kutsal Kitap (Kur'an-ı Kerim)'dir.
müslüman, İlâhî Öğreti'nin rehberliğinde kendi kurtuluşunu bizzat
kendisi ilân edebilecek konumdadır. Şayet müslümanlar, Kutsal Kitab'ın
kendileri için belirlediği misyonun içinde yer almaz ve
sorumluluklarını unuturlarsa, herhangi bir zamanda ortaya çıkacak Mesih
veya Mehdi'nin onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Bu yüzden
müslümanların yıllarca Mesih ya da Mehdi bekleyerek hayatlarını onlara
adamaları yerine, Allah'a ve onun çizdiği hayat programına adayarak,
durmaksızın çalışmaları ve dünya-âhiret dengesini iyi kurmaları, en
tutarlı yol olsa gerektir. V'allâhu a'lem. n
Dipnotlar:
(*) Bu Makale, Dinler Tarihi bilim dalında, 1999
yılında tamamlanan “İslam Kaynaklarına Göre Hz. İsa’nın akibeti
Meselesi” adlı doktora tezinin küçük ilavelerle bir özetidir.
(**) Mesih: Istılâhî olarak pekçok tarihî anlamı
kapsamakla beraber, “âhir zamanda Tanrı tarafından yeryüzüne
gönderilecek ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alarak, insanlara doğru
yolu gösterecek bir Peygamber veya dînî lider” şeklinde tarif
edilebilecek özel bir anlamı da ihtiva etmektedir (bkz. Ekrem
Sarıkçıoğlu, Dinlerde Mehdi Tasavvurları. Samsun. 1997, s. 15; Şinasi
Gündüz. “Mesih”. Din ve inanç Sözlüğü. Ankara. 199S. s. 258).
(***) Eski Ahit: Kitabı Mukaddesin hem yahudiler hem
de hıristiyanlarca kutsal kabul edilen ilk kısmı (bkz. S. Gündüz, age..
s. 120).
(****) Apokaliptik Literatür: Apokalips “vahiy” ya da
“gizli olanı ifşa etme, açma” anlamlarına gelir. Apokaliptik metinler,
normalde gizli olan şeyleri ifşa etme veya gelecekle ilgili birtakım
bilgiler verme muhtevasında olan metinlerdir. Yahudi Apokaliptik
metinleri yaklaşık olarak M.Ö. 200-M.S.100 tarihleri arasına aittir.
Bunlar arasında Daniel'in Kitabı. Enoch'un Kitabı. Enoch'un Sırları
Kitabı, ibrahim'in Vahyi. Âdem'in Vahyi ve Baruch'un Vahyi gibi
metinler bulunur. Diğer taraftan Pavlus'un Vahyi ve Peter'in Vahyi gibi
metinler ise Hıristiyan Apokaliptik metinleri arasında yer alır (bkz.
Ş. Gündüz, a.g.e., s. 37).
Önemli Not: Sayfa sınırlaması sebebiyle bu makalenin dipnotları çıkarılmıştır